Anita Ekberg

Anita Ekberg
Anita Ekberg

80’li yıllarda çocukken, oturup La Dolce Vita‘yı izlerseniz eğer Anita Ekberg‘e aşık olmanız kaçınılmazdır. Tarif edilemez bir duygu seli yaşayarak onun ne olduğunu anlamaya çalışırsınız önce. Nasıl böyle güzel olabildiğini sorgularsınız. Karşılaştırma yapmayı düşünür, karşısına koyacak bir şey bulamazsınız. Dağılırsınız. Yaşadığınız hissin ne olduğunu anlamaya çalışırsınız. Bir kez daha dağılırsınız. Filmin sahnelerine onu gördükçe yine dağılırsınız. Bir türlü de toparlanamazsınız.

Başka filmlerini bulmak, onu daha fazla görmek için uğraşırsınız ama nafiledir bu çaba. En fazla video kaset dükkanının bütün raflarını tekrar tekrar taramış olmakla kalırsınız. Posterlerini bulmaya çalışırsınız. Ama o dönemde posterlik bir durumu kalmamıştır artık Ekberg’in. Bir umutla evde arşivlenmiş şekilde bulunan 60 ve 70’li yıllara ait bütün dergileri tek tek tararsınız ona rastlamak için. Bir iki fotoğraf dışında bir şey bulamazsınız. Şans sizden yana değildir. Bütün olumsuzluklara rağmen onu unutmamak için elinizden geleni yaparsınız. Başarılı da olursunuz.

Anita Ekberg

İsveç‘te Malmö‘de doğmuş Ekberg. Kendini bulmaya başladığında o kadar güzelleşmiş ki 1950 yılında henüz 19 yaşındayken, annesinin de büyük ısrarıyla Miss Sweden Güzellik Yarışması’na katılmış. Üstüne bir e kazanmış tabi. 1 yıl sonra Birleşik Devletler’de yapılan Miss Universe‘te İsveç’i temsil etmiş. Son 6’ya kalmış ama birinciliği kazanamamış. Yıllardır da merak ediyorum, Anita’ya vermediyseniz kime verdiniz o ünvanı?

Yarışmada başarılı olamamış ama film yapımcılarının radarına girmeyi başarmış. Universal Pictures hemen bir Starlet kontratı yapmış onunla. Tabi Amerikan Sinemasının kadın figürüne olan bakış açısı nedeniyle önce ufak rollerde, güzelliğini göstererek başlamış sinema kariyerine. İlk filmi The Mississippi Gambler‘da son jenerikte bile adı yazılmamış. Hemen ardından dönemin ünlü film serisi Abbott & Costello‘nun Goes To Mars filminde Venüslü gardiyan rolüyle çıkmış sahneye.  1955 yılında John Wayne ve Lauren Bacall‘un oynadığı Blood Alley filminde küçük bir rolde göründükten sonra en önemli çıkışını bir sonraki yıl yönetmenliğini King Vidor‘un yaptığı War and Peace ile yapmış.

Anita Ekberg
Anita Ekberg

Soğuk hatta buz gibi güzelliği ile Film Noir‘ların (kara film) aranılan baş kadın oyuncusu haline gelmiş. 1960 yılına gelindiğinde ise Federico Fellini ile çalışmış ve La Dolce Vita‘da yer bulmuş kendine. Film hem dünya sinema tarihi hem de benim gibi alıklar için oldukça önemlidir. Bu filmin ardından Amerikan filmleri yanında İtalyan, Fransız, Alman ve İspanyol yapımı filmlerde de yer almış.

70’lerde çok fazla ortalıkta görünmemiş. Göründükleri ise kalite açısından iyi filmler değilmiş. 80’lerde de benzer bir durum yaşarken 1987 yılında yine Fellini’nin yönetmenliğini yaptığı Intervista ile belki de son iyi filmini yapmış. 90’ların konusunu ise hiç açmayalım. Oynadığı bir avuç film hem başarısız hem de ucuz filmler olarak kalmış. Bigas Luna yönetmenliğindeki Bambola ticari başarı elde etmiş tabi ama onda da zaten küçük bir role sahip ve film erotik. Para kazanmama şansı yok. 🙂

1998 yılından sonra hiçbir filmde oynamayan Ekberg 2015 yılında aramızdan ayrıldı belki ama benim anılarımda da kişisel tarihimde de yerini korumaya devam etti.

 

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: